Şêrko Bêkes’in kaleminden ve mücadelesinden kalanlar…*

Kürdistan’da devrimin, aşkın ve özgürlüğün şairi Şêrko Bêkes 6 yıl önce bugün hayata gözlerini yumdu. Kürt modern edebiyatında kalemiyle bir çığır açan Bêkes’in en büyük hayali Kürtlerin birliğiydi.

“Dengê Şoreşê” (Devrimin sesi) Balekiyan vadisinin derinliklerinde, bir mağarada yayın yapıyordu. Radyo Güney Kürdistan’ın, pêşmergenin tek sesiydi. 1965 yılında “Lêre dengê şoreşê ye” (Burası devrimin sesidir) diyen genç bir pêşmerge şiirler de okumaya başladı. Kürdistan dağlarında yankılanan o ses, 50 yıl boyunca Kürdistan’da devrimin de şiirin de sesi oldu.

“Çocukların parmaklarıdır şiir, Kürdistan ve Ruanda’nın cehenneminde elinden ne gelir ki?” diyen Şêrko Bêkes, 4 Ağustos 2013 günü İsveç’in başkenti Stockholm’de hasta yatağında gözlerini yumduğunda adını “Şiiristan” koyduğu şiir dolu bir ülke bıraktı: “Eğer şiirlerimden / gülü biçerlerse / Dört mevsimden bir mevsimim ölür. / Eğer sevgiliyi çıkarırlarsa / üçü ölür. / Ama eğer özgürlüğü çıkarırlarsa / yılım ölür / ve ben de ölürüm.”

O hep gül, sevgi, özgürlük, Halepçe, kuş ve kelebek imgeleriyle Kürdistan’ı aradı. ‘Kor gibi yanan’ dizeleriyle ülkesinin kaderine kafa tuttu. “Tanrı ile Kürdistan’ın kaderi aynı, ikisi de yalnız” dedi. Kürdistan’da “Tanrını ağlayışını”, “ölen baharları”, “susan ağaçları”, “yalnız kalan çorapları”, “rüyaları ölen kuşları”, Halepçe’nin saat 11’ini yazdı hep: “Hava öldü, gökyüzü öldü, ilkbahar öldü, anne, baba ve çocuk öldü, saat on birde, Halepçe’nin boş bir odasının tavanı altında, birbirini kucaklayan üç taş heykele dönüştüler”

Bazen Apê Musa’ya seslendi, “Ben Musa’nın kalemiyle, Hakkarili kızların örgülü saçlarıyla buradayım” diyordu. Şiirlerini ana dili Soranîde okuduğunda, onu anlamayan Kürtler ise kulağına şu cümleyi fısıldıyordu; “Anlamazsak da ruhumuz seni duydu”. Zira onu dinleyen her Kürt, şiir okuduğu salondan ruhuna bir nebze Kürdistan üflenmiş ayrılıyordu:

“Tanrı dünyanın mayasından / Bir top yaptı / O topu rüzgara verdi / Rüzgar de denize / Deniz onu ormanın ayaklarına kadar götürdü / Orman onu ovaya götürdü / Ve ova onu dağların eline verdi / En sonunda dağ onu / Kuvvetli bir vuruşla / Gökyüzüne savurdu / Yükseldi ve döndü / Aşağı doğru indiğinde / Kürdistan’da yere düştü!”

‘EVİMİZDE ŞİİRLE AYDINLANIYORDUK’

Şêrko Bêkes’in babası Faik soyadındaki ‘Bêkes’ (kimsesiz) gibi kimsesizdi. Dedesi 1911 yılında Bağdat’ta sürgünde öldüğünde Faik Bêkes 7 yaşındaydı. Faik, birkaç yıl sonra da annesini kaybetti. 1930’ların Kürdistan’ında Faik, kendisi gibi kimsesiz Kürdistan’a şiirler ve marşlarla tutundu. Faik Bêkes’in şiirleri Kürdistan’da yankılanırken oğlu Şêrko da şanslıdır. Şêrko yıllar sonra “Evimizde çıra ve mum yoktu, şiirle aydınlanıyorduk” diyecektir.

Faik Bêkes öğretmendir, Kürdistan’ın birçok kentini, köyünü, kasabasını dolaşırken, küçük Şêrko yıllar sonra şiirlerinde hayat vereceği Kürdistan’ın kuşları, çiçekleri, doğasıyla tanışır. Fakat ne acıdır ki, Şêrko da babasının kaderini yaşayacak, onun gibi ‘kimsesiz’ kalacaktır. Babası Faik Bêkes 1948 yılında öldüğünde Soranîce edebiyatın ustaları Goran, Hejar, Dildar ve Pîremêr ile anılacaktır, ama Şêrko’nun deyimiyle “evi tabutu” olur.

Küçük Şêrko’yu annesi Şafiqe hanım şiirler ve masallarla büyütür. Annesinin Kürtçeyi ve şiiri sevmesindeki katkısını hep anlatacak Şêrko Bêkes, 17 yaşındaki ilk şiirini “Jîn” gazetesinde yayınladı. “Yazıyorum, dilin acizliğini, kendi acizliğimi hafifletmem için, ama o halkımın ve şiirin sevgisine bir katkıda bulunmak için de” diyen Şêrko 1965 yılında pêşmerge saflarına katıldı. Güney Kürdistan hareketinin ‘Dengê Şoreşê’ adlı radyosunda uzun yıllar çalıştı. Şêrko’nun sesi ve şiirleri pêşmergenin kulağındaydı:

“Ülkemde / Gazete lal doğar. / Ülkemde / Radyo sağır doğar. / Ülkemde / Televizyon kör doğar / Ülkemde bunların / sağ doğmasını isteyenler / dilsizleştirilirler ve öldürülürler / sağırlaştırılırlar ve öldürülürler / körleştirilirler ve öldürülürler / Ülkemde.”

Şêrko Bêkes ilk şiir divanını 1968’de “Tîrifey Helbest” (Şiirin Mehtabı) adlı kitapta topladı. Bu yıllarda Goran ile diğer ustaların etkisindedir. Okuyucuları onun sitilini ve yarattığı dili ilk kez 1973 yılında yayınladığı “Min Tînwyetîm be gir deşkê” (Susuzluğum kıvılcımla diner” divanıyla keşfeder. 1970’de bir grup yazar ve şairle “Riwange” (Rasathane) adlı bir bildiri de yayınlamıştır. Amaçları Kürt edebiyatının modernleşmesidir.

İKİ ÖDÜLÜN KISKACINDAKİ YILLAR…

1975 yılında Kürt özgürlük mücadelesi yenilince Irak’ın güneyine sürgün edilen Şêrko Bêkes, 4 yıl sonra ülkesine “Kaziwe (Tanyeri) ve “Koç” (Göç) şiir divanlarıyla döndü. Bu arada şiirlerinden Saddam bile etkilenmiştir. İran-Irak savaşıdır ve Saddam ona “Kadisiye Ödülü”nü vermeyi teklif eder. Ödülü reddedince de Bêkês’in yolu dağlara çıkar, ikinci pêşmergecelik yılları başlar.

1986 yılında İsveç’e ayak bastığında hayatındaki ikinci evre başlamıştır. Saddam’dan ödül almamak ona mültecilik kapısını aralamıştır. Ama gittiği bu Avrupa ülkesinde ödülle karşılanır. 1987’de Kurt Tuckholsky edebiyat ödülünü dönemin İsveç başbakanı Ingvar Carlson’ın elinden alan Bêkes, şiir portresindeki en önemli kulvarı 1990 yılında tamamladı. “Derbendî Pepûle” (Kelebek Boğazı) çıktığında kimilerine göre Kürtçe şiir de en önemli devrimini yapmıştı:

“Bu akşam bir rüyam gerçek oluyor / Ve vatanım Nalî’nin bakışından / sesinden / ve sakalından / Geliyor ve bana ulaşıyor. / Bu akşam ben / Mutlu bir hüzünüm / Yavaş ve sessiz bir merakım / Bu akşam çocukluğum / Yeşil ve kırmızı hatıra üzerine yağıyor / Bu akşam / kelebek boğazı oluyorum / Ve / Annem de / bembeyaz bir hazal…”

“DİYARBAKIR’I NASIL SÜLEYMANİYE’DEN AYIRABİLİRSİNİZ?”

1992 yılında Güney Kürdistan ilk yönetimine kavuşunca aranan isim olan Şêrko Bêkes, güneyin ilk kültür bakanıdır. Fakat “Welat” gazetesi PKK propagandası yaptığı gerekçesiyle kapatılınca Bêkes görevinden istifa eder, “Birakujî” (kardeş kavgası) “özgür Kürdistan” hayaline gölge düşürmüştür ve tekrar sürgünün, Stockholm’ün kapısını aralar. Zira o şiir kadar ulusuna da düşkündür.

“Göz” şiirini 1986 yılında yazmıştır. Henüz ülkesinin kuzeyini görmemiştir, ama şiirlerini gezdirir kuzeyin gökyüzünde, Dersim’i merak ettiğini ele verir: “Kuzeye doğru / Gidiyor şiirim / Ateştir ve gidiyor / Hüzündür ve gidiyor / Ta Van üzerinde duruyor ve bükülüyor / Şafağın turuncu penceresi üzerine yağıyor / Ve Dersim’in gözlerinde eriyor. / Şiirimin gözleri / Annemin gözleri / Dersim’in gözleri / Aydınlığın ırmaklarıdırlar / Onların kaynakları karın yüreğindedirler / Kar da ebedi bir aşk / Ve hiç sonu gelmiyor!”

Şêrko Bêkes, 1999 yılında 15 Şubat günü Öcalan esir düştüğünde ise Med TV ekranlarında şu dizeleri haykıracaktı:

“Burası Süleymaniye’dir, birkaç gündür bu kentte büyük bir hüzün almış başını gidiyor. Dünyanın gözü önünde Öcalan’ı aldılar, ama Kürdün ruhuna teslim alamazlar. Diyarbakır’ı nasıl Süleymaniye’den ayırabilirler, Newroz nasıl ateşsiz olabilir? Van gölünü nasıl kurutabilirler? Burası Süleymaniye ve bu kentteki bütün yürekler, bir ağacın elmaları gibi titriyor, bir halkın kimsesizliğine üzülüyor. Bu üzüntü ulusal bir üzüntüdür. Bir kelebeğin rüyasını gördüm. Ağlamıyorum ve gözüm Diyarbakır’da.”

Türkiye ve kuzey Kürdistan cezaevlerinde süren açlık grevinin 51. Gününde, 1 Kasım 2012’de ise “Kuzey’de devrim ateşi yükseliyor. Aç bedenler bize savaş ve baskıyla Kürtlerin bitmeyeceğini gösterdi. Kuzeydeki açlık grevi, güneyin, doğunun, batının, bütün Kürdistan’ındır, bir ideolojinin eylemi değil, bir ulusun çığlığıdır” diyecekti.

‘BENİ AZADI PARKINA, ŞEHİT ANITININ YANINA GÖMÜN’

Şêrko Bêkes, 2 yıl önce vasiyetnamesini kaleme almıştı. Taziyesinde sadece müziğin olmasını isteyen Bêkes şöyle diyordu: “Beni Süleymaniye’deki Azadî parkına, 1983 şehitleri için kurulan anıtın yanına gömün. Orada nefesim kesilmez. Genç kadınlar, erkekler, sevgililer misafirim olur.” 4 Ağustos 2013 sabahı son nefesini vermeden önce belki de hasta odasının penceresinde kelebekler dolaşmıştır ve yıllar önce yazdığı dizeleri hatırlamıştır:

“Kimsesizliğim çıplak değil / Ölünceye kadar / Yetiyor ona karanlık giysileriniz. / Susuzluğum ne çeşmesiz / Ve ne de susuzdur / Ölünceye kadar / Yetiyor ona gözyaşlarınızın ırmağı. / Cehennemin rüzgarsız değil / Ölünceye kadar / Yetiyor ona soğuk nefesiniz. / Uzundur / Uzundur / Bu gurbetlik ve gurbet mevsimim. / Duruyorum, duruyorum, duruyorum / Servi ağacına dönüşünceye kadar / Can servi ağacım! / Şimdi sen benimsin. / O yüzden ben bunu yaptım / Eğer ben ölürsem / Bana tabut olursun!”

Şêrko Bêkes ‘boğucu’ Kürdistan yıllarında Kürtlüğün, direnişin ve özgürlüğün nefesi oldu. Yüreğinde hep Süleyman’ın Ezmir dağını, Halepçe’nin Sirwan ırmağını, Şarezur ovasını, Kerkük’ün Babagurgur’un sevgisini taşıdı. Hewlêr’in, Sine’nin, Mahabad’ın sokaklarında dolaşırken özgür bir Amed’i öpeceğini söyledi:

“Maçeke min heye heya niha / Nikare ji lêvên min / Cuda bibe û / Bighêje dev û lêvên wê / Dev û lêvên wê li Amed / Ez jî li vir… / Ev maça min / Bi vê mij û dumanê nikare / Rêya hovan bibre û / Bighêje surê li dora bajar / Ev maça min / Tenê wê demê dighê yar / Asmana Amed sahî be û / Azadî jî bibe baskên wê.”

* ANF’nin arşivinden…

PERWER YAŞ ANF

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir